VÜCUDUMUZDAKİ MUCİZEVİ SAVUNMALAR


Hayatımız boyunca birçok kez hasta oluruz. Bitkinleşir, ateşlenir, çoğu zaman dinlenmek zorunda kalır, ama birkaç gün sonra da iyileşiriz. Bizim "hastalanma" ve "iyileşme" dediğimiz bu olaylar sırasında vücudumuzda olağanüstü bir mücadele yaşanır. Hastalanmamıza neden olan, vücudumuzda yabancı bir takım "canlıların" girmesidir. Gözle göremediğimiz mikroplar, vücuda girerek hızla yayılmaya başlarlar. Bunlar eğer vücudun bu istilaya karşı koyacak bir mekanizması olmasa, kişiyi bir haftaya kalmadan ölüme sürükleyebilecek zararlı canlılardır.

Ama vücudun mikroplara karşı koyan bir mekanizması vardır. "Savunma sistemi" olarak bilinen bu mekanizma, dünyanın en disiplinli, en kompleks ve en başarılı ordusudur. Piyadelerden, ağır zırhlılardan, istihbarat birimlerinden oluşan ve hatta düşmanları fişleyen bir "bilgi işlem" merkezi bulunan savunma sistemi, yaşamımız boyunca mikroplarla savaşır. Bedenimizin derinliklerinde meydana gelen bu savunma savaşını, hayret uyandıran tüm detayları ile tanımak için önce, savunma sisteminin hangi organlardan oluştuğunu bilmemiz gerekir.


KEMİK İLİĞİNİN SAVUNMAYA KATKISI


Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atıldığında, radyasyona maruz kalan birçok insan, 10–15 gün içinde iç kanama ya da bulaşıcı hastalıklar nedeniyle öldü. Bu insanlara ne olduğunu anlamak için hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, vücudun tümüyle radyasyona maruz kalmasının kan yapan ve savunma sisteminin bel kemiği olan hücrelerin ölümüne yol açtığını ortaya çıkardı. Bu da vücudun kısa sürede ölmesi anlamına geliyordu.



Bu hayati hücrelerin fabrikası, kemik iliğidir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta; bu fabrikada birbirinden çok farklı ürünlerin üretiliyor olmasıdır. Çünkü burada üretilen bazı hücreler fagositoz yapımında, bazı hücreler kanın pıhtılaşmasında, bazı hücreler ise vücuda alınan besinlerin parçalanmasında rol oynar. Bu hücrelerin görevleri gibi, yapıları da birbirlerinden farklıdır. Ortak bir amaca yönelik hareket eden bu farklı hücreler, vücudumuzda savunmaya destek olan çok özel bir üretim sisteminin kurulu olduğunun açık birer delilidir.


ÇOK YÖNLÜ BİR ORGAN: DALAK


Savunma sistemimizin bir diğer harika elemanı da dalaktır. Dalak, kırmızı ve beyaz kısım olmak üzere iki bölümden oluşur. Beyaz kısımda üretilen genç lenfositler, önce kırmızı kısma göç ederler ve buradan da kan dolaşımına katılırlar.

Koyu kırmızı renkte ve midenin yanında olan bu organın yaptığı işlemler, detaylı olarak incelendiğinde, olağandışı bir manzarayla karşı karşıya kalınır. Onu böylesine harika ve olağandışı yapan; oldukça zor ve karmaşık olan görevleridir. Dalağın bu görevleri şunlardır:

  • Ana rahmindeki çocukta var olan kemik iliği, kan hücrelerini üretme görevini tam olarak yapamaz. Kemik iliği bu görevi ancak doğumdan sonra yerine getirmeye başlar. Ancak bu süre zarfında çocuk yine de kansız kalmaz. Çünkü bu aşamada dalak devreye girer ve sorumluluk alır. Vücudun alyuvar, trombosit ve granülositlere ihtiyacı olduğunu adeta anlayan dalak, kendi görevi olan lenfosit üretiminin yanında bir de bu hücrelerin üretimine başlar.
  • Belli bir miktar kan hücresini (alyuvarı ve trombositleri) kendi içinde depolar. "Depolar" deyince aklınıza depo olarak kullanılabilecek, ayrı bir bölüm olduğu gelebilir. Ancak söz konusu olan küçük bir organdır ve görünürde depo olarak kullanabileceği hiçbir yeri yoktur. İşte dalak, bu tip durumlarda hacmini büyüterek, alyuvar ve trombositler için yer açar. Kimi zaman hastalıklar sonucu büyümüş olan dalağın, depo hacmi de büyümüş olur.
  • Dalakta bol miktarda makrofaj (temizlikçi hücreler) vardır. Bunlar, dalağa gelen kanda bulunan yaşlanmış, bozulmuş alyuvarları ve bir takım bozuk kan hücreleri ile kandaki bazı maddeleri fagosite ederler yani, yutup sindirirler.
  • Vücutta herhangi bir mikrobik enfeksiyon ya da bir başka zararlı etkenin oluştuğu durumlarda, vücut bu zararlı düşmana karşı bir savunma saldırısına geçer. Bunun için savaşçı hücrelerin çoğalması gereklidir. Böyle anlarda dalak, lenfosit ve makrofaj yapımını artırır. Böylece, hastalık durumunda bütün vücutta uygulanan "olağanüstü hal" durumuna dalak da katılmış olur.



EĞİTİM MERKEZİ: TİMÜS


Timüs, lenfosit hücrelerinin bir nevi eğitim aldıkları bir organdır. Timüsteki bu eğitimin sonucunda, lenfosit hücreleri çok önemli bilgilerle donatılırlar. Vücuttaki hücrelerin antijenlerini tanımayı öğrenirler. Bu bir anlamda vücuda ait hücrelerin kimliklerinin lenfosit hücrelerine öğretilmesidir. Sonunda hücreler, oldukça yüklü bir bilgiyle timüsten ayrılırlar. Böylece lenfositler vücutta görev yaparken, kimliklerini öğrendikleri hücrelere saldırmazlar. Bunun dışında kalan her hücreye ve yabancı maddeye saldırır ve onları yok ederler.

Açıktır ki şuuru olmayan bir organın ve şuuru olmayan lenfosit hücrelerinin bunları kendi başlarına başarması mümkün değildir. Bu organın vücuttaki hücrelere önemli bilgiler içeren bir eğitim vermesi, lenfosit hücrelerinin bu bilgileri nasıl kullanacağını bilmesi ve zararsız hücreleri tanıyarak onlara saldırmaması Rabbimiz’in emriyle ve kontrolüyle gerçekleşen birer Yaratılış Delilidir.



BİR BAŞKA ÜRETİM MERKEZİ: LENF BEZLERİ



Lenf sistemi başlı başına insanın emrine verilmiş bir mucizedir. Bu sistem bütün vücuda yayılmış lenf damarları, bu damarların belirli yerlerine yerleştirilmiş lenf bezleri, lenf bezlerinin ürettiği ve lenf damarlarında devriye görevi yapan lenfosit hücreler ve bu hücrelerin içinde yüzdüğü, lenf damarlarında dolaşan lenf sıvısından oluşur.
Sistem şöyle çalışır:

  • Bütün vücuda yayılmış olan lenf damarlarının içindeki lenf sıvısı, kılcal lenf damarları çevresinde bulunan dokularla temas eder.
  • Bu temas sonrasında tekrar lenf damarlarına dönen lenf sıvısı, beraberinde bu dokulara ait bazı bilgileri getirir.
  • Gelen bilgiler, lenf damarları boyunca bulunan en yakın lenf bezine ulaştırılır.
  • Eğer dokularda bir düşman hareketi başlamışsa bunun bilgisi de lenf sıvısı aracılığıyla lenf bezine getirilmiş olur.
  • Düşmana ait bilgi incelendikten sonra eğer bir tehlike varsa alarm durumu verilir.
  • Lenf bezlerinde hızlı bir şekilde, lenfosit ve diğer bazı savaşçı hücrelerin üretimine başlanır.
  • Üretim aşamasından sonra sıra, yeni askerleri savaşın olduğu cepheye sevk etmeye gelmiştir. Yeni askerler lenf bezlerinden lenf sıvısı yardımıyla lenf damarlarına geçerler.
  • Lenf damarlarından da kan dolaşımına geçen askerler savaşın olduğu bölgeye ulaşırlar. Bu yüzden enfeksiyon olan bölgedeki lenf bezleri öncelikle şişer. Bu o bölgedeki lenfosit üretiminin arttığını gösterir.

21. YÜZYILDA BİLİM, SAVUNMA SİSTEMİ KARŞISINDA HALA CEVAPSIZ!


Savunma sistemi ile ilgili kitaplarda sık sık karşılaşılan bazı ifadeler vardır:

"Bunun nasıl olduğunu henüz bilemiyoruz…"
"Nedeni hala bilinmiyor…"
"Konu ile ilgili araştırmalar hala devam ediyor…"
"Bir teoriye göre...."

Bu cümleler aslında önemli birer itiraftır. Bu, 21. yüzyıla giren insanın, sahip olduğu bütün teknoloji ve bilgi birikimine rağmen, küçücük hücrelerin başardıkları mucizevi işlerin karşısında düştüğü acizliğin itirafıdır. Mikro canlıların yaptıkları işler öylesine mükemmel detaylarla doludur ki, insan aklı, bu kurulu sistemin ayrıntılarını anlamada bile yetersiz kalmaktadır.

İnsanoğlunun aklının henüz bu sistemlerin nasıl çalıştığını çözememiş olması; konunun, insanın kavrayabileceğinden çok daha üstün bir aklın eseri olduğunun kanıtıdır. Açıkça ortadadır ki, evrendeki herşey gibi insan hayatı da yine üstün güç ve akıl sahibi olan Allah'ın kontrolü altındadır. Bütün bu sistemleri yaratan, sonsuz güç sahibi Rabbimiz’dir.

Kuran'da bu ve bunun gibi tüm soruların cevabı 1400 sene önce verilmiştir. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah, evrendeki herşeye olduğu gibi, vücudumuza ve onu oluşturan trilyonlarca hücreye de boyun eğdirmiştir:

"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (Araf Suresi, 54)

Dışarıdan gelen saldırılara karşı bizi koruyan savunma sistemimiz, soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemekte, evimizde, işimizde kısacası hayatımızı geçirdiğimiz her yerde bulunan bakteri ve virüs gibi birbirinden farklı mikroskobik canlılarla nasıl savaşır?

Hücrelerimizde meydana gelebilecek kontrol dışı olaylar, hangi organlar tarafından engellenir?

Savunma sistemi bu işlemleri yaparken, nasıl disiplinli bir şekilde organize olur?

Bugün bilim adamları savunma sisteminin ardındaki sırları çözmeye başladıkça, karşılaştıkları manzara karşısında hayrete düşmektedirler. Çünkü bulunan yanıtlar, başka birçok soruyu da beraberinde getirmekte, hücredeki akıl ve şuur gittikçe daha fazla gözler önüne serilmektedir. Dolayısıyla  insanın hiçbir etkisi, müdahalesi olmadan, gerek savunma sisteminin gerekse vücut içindeki diğer tüm sistemlerin işleyişi, mucizevi olaylardır.

Bizim için sıradan olan, vücudumuzdaki olağan tepkiler, aslında bu mucizevi sistemin parçasıdır. Ateşimizin yükselmesinden, bayılmaya, hapşırmaktan, bronzlaşmaya kadar her birinin aslında bu son derece hassas mekanizmanın parçası olduğunu biliyor muydunuz?


FARKINDA BİLE OLMADAN HER SANİYE GERÇEKLEŞEN MUCİZELER


Biz farkında olmasak da vücudumuzda her saniye, milyonlarca işlem ve reaksiyon gerçekleşir. Vücudumuzdaki bu hareket, uyku esnasında dahi devam eder. Vücudu, içinde bulunduğu olağan dışı durumdan korumak için devreye giren reaksiyonlardan biri de özel savunma mekanizmalarıdır.

Vücuttaki her sistem, organ ve hücre topluluğu görev dağılımına göre bir bütünlük içerisindedir. Bu sistemde en ufak bir aksama olduğunda düzen bozulur. Bu nedenle insan farkında olsa da olmasa da bu özel savunma mekanizmaları acil durumlarda tıpkı bir ordu gibi insan vücudunu korurlar. Bu koruma sırasında çalışan tüm elemanların ve bu elemanların uyguladıkları yöntemlerin hepsi başlı başına birer mucizedir. Yüce Allah’ın dilemesi ile tüm parçaları müthiş bir koordinasyon ile işlemekte, yediği yemekte, soluduğu havada sürekli olarak mikropları vücuduna alan milyarlarca insanın her birini her an korumaktadır. Allah’ın dışında, göklerde ve yerde olan hiçbir varlık, tek bir hücreye yetenek verebilmeye, ona tek bir özellik katabilmeye güç yetiremez.

Vücudun acil ihtiyaçlarına göre devreye giren bu özel savunma yöntemleri, bunları öğrenen her insanı hayrete düşürecek niteliktedir. Her aşaması titiz bir plan dahilinde işleyen özel savunma mekanizmalarından bazıları şunlardır:


HIÇKIRMA


Neden...

Yemek yerken, yutkununca bazen yemek ile birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sindirim sisteminin gösterdiği bir tepkidir.



Nasıl...

Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almayı sağlar. Bu arada boğazın üst tarafında, ses tellerinin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da boğazdan bir sesin çıkmasına neden olur.

Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarından kaynaklanır. Bu nedenle daha çok yemek yedikten sonra hıçkırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz.

Etkisi...

Şimdi hıçkırık refleksini tetikleyen nedenler üzerinden biraz düşünelim. Şayet bu refleks olmasaydı, sindirim sistemimize giren havadan haberimiz dahi olmazdı. Rahatsızlık hissetsek de bu havayı itmemiz için hıçkırık benzeri bir işlemi gerçekleştirmemiz gerektiğini bilemezdik. Kendi irademizle bunu denerken ise rahatsızlığımız daha da artardı. Oysa biz daha bunları hiç düşünmeden bizim için vücudumuzda bir refleks olarak bu önlem alınmıştır. Bu kusursuz mekanizma kullarına karşı çok şefkatli olan Rabbimiz'in sonsuz ilminin delillerinden birini daha gözler önüne sermektedir.


HAPŞIRMA


Neden...

Hapşırma, burun mukozasında bulunan ve rahatsızlık verebilecek herhangi bir maddenin dışarı atılması ihtiyacı nedeniyle meydana gelen bir reflekstir. Hapşırarak burundan şiddetli bir şekilde hava çıkarılmış olunur.

Nasıl...

Burun mukozasında rahatsızlık veren herhangi bir madde, bu siniri uyarınca beyne mesaj iletilmiş olur. Bunun karşılığında da, beyindeki refleks merkezleri tarafından hapşırma tetiklenir.

Etkisi...

Hapşırma esnasında yüz, göğüs ve karın kaslarının birçoğu kasılır. Bu kasılmalar, birbiriyle paralel bir sistem içinde gerçekleşir. Bu paralellik için gerekli program da, beyinde ve omurilikte yer alır. Bu nedenle de, hapşırma hissi başladığında, onu durdurmak çoğunlukla mümkün olmaz. Zaten meydana gelen basınç nedeniyle kılcal damarlarda zedelenmeye de yol açabileceği için, hapşırmanın tutulmaya çalışılması önerilmez.

Hapşırmadan sorumlu olan sinirler, aynı zamanda gözün dış yüzeyindeki kornea ile de ilişkilidir. Bu nedenle, hapşırdığımızda genellikle gözler de yaşarır. Ve gözler açık tutulamaz.

Burun solunum yollarımızın giriş kapısıdır. Buradan hava girişini engelleyen, rahatsızlık veren herhangi bir durumda bir koruma olarak hapşırma refleksi devreye girmektedir. Bu refleks ile tamamen istem dışı bir biçimde ani ve çok şiddetli nefes vermiş oluruz. Biz farkında bile değilken bizim adımıza koruma altına alınan vücudumuz, Yüce Allah'ın kusursuz yaratışını gözler önüne seren sayısız delillerden sadece birini oluşturmaktadır.


BAYILMA

Neden...

Kalp atışının, soluk alma hareketlerinin, gerçekten ya da görünüşte durmasıyla meydana gelen bilinç kaybına "bayılma" denir.

Bayılmak da tıpkı sözü edilen diğer refleksler gibi istem dışı bir bilinç kaybıdır. Vücudu üstesinden gelemeyeceği bir acı hissinden korumak ve beyne daha fazla kan gitmesini sağlamak amacıyla gerçekleşir. Bu refleks aynı zamanda vücuttaki başka bir problemin de habercisi olabilir. Bu şekilde de önceden tedbir alınmasına yardımcı olur.

Sinir sistemi çok duyarlı olan kimselerde, bayılmalara daha çok rastlanır. Aşırı heyecan, korku, stres, güneş çarpması, kötü kokular, diş çekilmesi, kan görmek, çok keskin bir sancı, ağrı gibi durumlar bayılmaya neden olabilir.

Nasıl...

Bayılmadan önce, baş döner, gözler kararır. Çoğunlukla, kulaklar da çınlar. Bunun sonucu olarak, yüz sararır. Nabız, duyulmayacak kadar yavaş atmaya başlar. Eller soğur, dudakların rengi solar. Buna karşılık, alın ve yüz soğuk soğuk terler. Sonunda kişi kendini kaybederek, yere düşer.

Etkisi...

Herhangi bir müdahale olmadan bayılan kişi, birkaç dakika içinde, yavaş yavaş ayılır, kendine gelir. Önce yüzün rengi düzelir, kalp vuruşları netleşir. Kişi derin bir uykudan uyanırmış gibi, bilincine kavuşur.

 

ATEŞİN YÜKSELMESİ




Ateş yükselmesi, insan bedeninin hastalıkla savaşma belirtisidir ve insanı dinlenmeye ve yatmaya zorlar. Böylece vücudun ihtiyacı olan enerji; yürümek, gezmek, çalışmak vs. gibi günlük işlere harcanmamış olur.

Ateş yükselmesi hastalığın sebep olduğu bir yan etki değildir. Ateş, hastalıkla savaşta insanı dinlenmeye zorlamak için özel olarak ayarlanmış bir güvenlik önlemidir. Bir refleks olmamakla birlikte, tamamen kontrolümüz dışında alınan bu önlem, vücudumuzda biz farkında bile olmadan işleyen kusursuz sistemin bir parçasıdır.


ALLAH, KULLARINI RAHMETİYLE KUŞATANDIR


Vücudumuzu incelediğimizde istem dışı işleyen organlara ait, kendi kendini koruyan, iyileştiren ve hiç şaşmadan işleyen hayranlık uyandıran sistemlerle karşılaşırız. Refleksler ve buna benzer savunma mekanizmaları da bu olağanüstü sistemlerin çok önemli birer parçasıdırlar.

Tüm sistemleri en kusursuz şekilde rahmetiyle kontrol eden Yüce Allah, kullarını mükemmel bir düzen içinde yaratmıştır. Öğrendiğimiz her bilgi, bize Allah'ın yüceliğini ve üstün kudretini kanıtlayan birer yaratılış delilidir. Ve bize aczimizi hatırlatır. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz'in yaratma sanatı şöyle bildirilmiştir:

"Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi..." (Mümin Suresi, 64)